damdandüşenarmut
Wednesday, August 30, 2006
Friday, August 11, 2006
Yayha Efendi
Yahya Efendiİstanbul'lu denizciler Boğaz'ın dört manevi bekçisi olduğuna inanırlar. Bunlar Üsküdar'da Aziz Mahmud Hüdayi, Beykoz'da Yuşa Aleyhisselam, Sarıyer'de Telli Baba ve Beşiktaş'ta Yahya Efendi'dir. Yahya Efendi'nin dergâhına denizciler sık gelir, giderler. Işte Karadeniz'de amansız bir fırtınaya yakalanan Apostol adlı Rum, zor anlarında “Aman Ya Rabbi!” der, “Şu sıkıntıdan bir kurtulayım, Yahya Efendi'nin dergâhına en pahalısından bir fıçı şarap...” Eh, o telâşede Müslümanların şarap içmedikleri hatırına gelmez tabii. Yine aynı dalgınlıkla yüklenir fıçıyı gelir dergâha. Müridler bu işe bayağı bozulurlar. Hatta içlerinden ters ters bakanlar olur.
Apostol yaptığı gafın farkına vardığında, çok geçtir. Tam fıçıyı açmakla, kaçmak arasında tereddütler geçirdiği anda Yahya Efendi görünür. “Aman efendim! Niye zahmet ettiniz.” der, “Hadi açın da misafirlerimizin ağzı tatlansın!” Garibim fıçıyı korka korka açar, ama içinden mis gibi nar şerbeti çıkar.
Büyük veli onu mahçup etmez, hatasını, ama samimi hatasını kerametiyle örter. Işte bu müşfik tavır üzerine Rum gemici “Ey yol güneşi” der,” Vallahi senin dinin haktır!” Yine bir gece Yahya Efendi telaşla kayıkhaneye koşar ve âcele ile sandalı indirip denize açılır. Ortalık savaş meydanı gibidir. Rüzgâr ıslık çalar, dalgalar kubbe kubbe gelir, sahilde patlar. Çok geçmez Yahya efendi batmakta olan bir kayıktan iki papazı kurtarır döner geriye. Onlara kuru giyecekler verir, ateş başına oturtur. Sonra sıcak bir çorba koyar önlerine. Adamcağızlar bu olaydan öylesine duygulanırlar ki, anlatılamaz. Nitekim bizzat Beşiktaş Metropoliti ziyarete gelir teşekkür eder. Yahya Efendi dergâhın misafirlerine mutlaka bir şeyler ikrâm eder. Talebelerine yemek çıkarmakla kalmaz, harçlık da verir. Saray ricali burayı sıkça ziyaret eder, değerli hediyeler getirirler. Mübarek onların tamamını fakirlere dağıtır. Yahya Efendi her meslekten ve her meşrepten insanı muhatap alır, onlarla sofraya oturur. Kim olursa olsun “aşık” diye hitap eder. Baba Tarık adlı bir balıkçı zor günler yaşar. Nedendir bilinmez her gün balığa çıkar, ama denizden dişe dokunur bir şey alamaz. Karısı açar ağzını yumar gözünü. “Miskin herif!” der, “sen dergâh dergâh dolaş bakalım. Kızının düğünü yaklaştı, daha çeyizi bile yapılmadı.” Yahya Efendi, Tarık Babanın sıkıntısını hisseder, işini gücünü bırakıp onunla denize açılır. Balıkçı “Aman efendim deryada balık mı kaldı?” dese de Halık'a güvenir, ağ salar. Eh onun attığı ağlar elbette balık dolar. BALA BAN BALA BAN Günün birinde, Rum çocuğunun biri soluk soluğa dergahın bahçesine girer. Kan ter içinde “Koyunlarım...” der “koyunlarım bu tarafa kaçtılar”
Dervişler arar, tarar, ama bulamazlar. Çocukcağız bitkin ve ağlamaklıdır. Tam bu esnada Yahya Efendi görünür. “Bu delikanlı yorulmuş” der, “sanırım acıkmıştır da. Koşun ekmek, yağ, bal getirin!” Garibim hâlâ ürkektir. Mübarek sofraya katılır ve ona cesaret verir. “Işte sana tereyağı, bal, taze nan (ekmek) Dilersen yağa ban, dilersen bala ban!” ...Balaban! Işte bu son kelime çocuğu şaşırtır. Çünkü adı Balaban'dır. Bu şiirli ikram çok hoşuna gider. Tam o sıra dervişler küçük çobana koyunlarının bulunduğunu müjdelerler. Sonraki günlerde Balaban ve babası tekkenin müdavimlerinden olurlar. Yahya Efendi, Trabzon Kadısı Ömer Efendi'nin oğludur. O Kanuni Süleyman ile aynı günlerde doğar. Hatta minik şehzadeyi Yahya Efendi'nin annesi Afife Hanım emzirir. Hasılı ikisi süt kardeş olurlar. Yahya Efendi balıkçıya, kayıkçıya bile kıymet verir, çoluk çocuğu muhatap edinir. Hâlimdir, selimdir, ama yeri geldiğinde Kanuni gibi bir cihan imparatoruna “Bakasın bre süt kardeş!” diye çıkışacak kadar yüreklidir.
Nitekim günün birinde papazın biri atının yularına yapışır. “Bu da adalet mi yani?” der, “Doğru dürüst defter tutulmuyor, ölülerimizden bile haraç istiyorlar!” Yahya Efendi derhal sultana çıkar. “Yazıklar olsun” der, “Böyle ele geçen mal helâl değildir. Yediğin, içtiğin, sarayın, saltanatın, haram sana!” Kânuni ağlamaklıdır. “Ağabey; halimi Allah biliyor ki bunlardan haberim yok!” diye sızlanır ve ikinci azarı yer “O halde gaflettesin. Allahü teâlâ'nın huzuruna çıktığında ne cevap vereceksin? Korkarım yakanı kafirlerin eline verecekler. Sürüm sürüm sürünecek, cehenneme itileceksin. Unutma tacın, tahtın, burada kalır, seni şöhretin değil, adaletin kurtarır!” Yahya Efendi sıkı bir tedristen geçer. O, çölde su arayan seyyah gibi ilim arar. Çiçekten, çiçeğe konar. Hem çok okur, hem ilim meclislerine koşar. Disiplinli ve çalışkandır. Çok beğenilir, hızla yükselir. Gün gelir Osmanlının zirve medreselerinden Fatih Medresesi'ne atanır ki, görevi devraldığı zat, Kadızâde Hazretleri gibi bir zirvedir. Ancak özlediği makam bu değildir. Onun rüyalarını, bir Allah dostunun dizi dibinde manevi mertebelere yürümek süsler. Aradığına yıllar sonra kavuşur. Zembilli Ali Efendinin feyzli sohbetleriyle... Yahya Efendi güçlü bir şair, ünlü bir tabiptir. Hendeseyi, riyaziyeyi yani matematik ve geometriyi iyi bilir. Eh, her medreseli gibi astronomiden anlar. Hoş, onlar için gökleri satır satır okumak maharet değildir. Yahya Efendi para, pul peşinde koşmaz, ama Osmanlı müderrisine iyi para verir. Bir evin üç akçeye geçindiği günlerde eline 50 akçe geçer. Yahya Efendi bu para ile o zamanlar kuytu bir yer olan Beşiktaş'ta bir arazi alır ve dergâhını yaptırır. Kâh kayaları oyar, kâh denizi doldurur. Inşaat işlerinde çok mahirdir. Işte ömrünün son yıllarında, sevenlerini burada ağırlar. Yahya Efendi'nin Hızır Aleyhisselam ile imrenilecek bir dostluğu vardır ve sık sık bir araya gelirler. Kanuni nereden duyar bilinmez, ısrarla sohbete katılmak ister. Yahya Efendi sadece "Nasip" der. Bir gün padişahla birlikte tebdil-i kıyafet gezintiye çıkarlar. Kayıkçının birine takılıp, boğaza açılırlar. Tekneye Salı Pazarı'ndan boylu poslu, temiz tertipli, insan güzeli bir genç biner. Yanlarına ilişir. Yahya Efendi ile muhabbete başlar. Koca devletin yükü ağır olmalıdır. Kanuni o gün neyi düşünür bilinmez, dalgındır. Elini suya sokar, dalgaları okşar. Ama olacak bu ya yüzüğünü denize düşürür. Sandaldakilere belli etmez, ama çok üzülür. Yüzüğün hatırası olmalıdır, aklı denizde kalır. Kayık tam Kuruçeşme iskelesine yaklaşırken genç elini suya daldırır ve yüzüğü alıp sultanın avucuna bırakır. Kanuni şaşkın şaşkın ıslak yüzüğe baka dursun, o çoktan kaybolmuştur. Yahya Efendi sorar. - Hadi bakalım gözün aydın. Aradığını gördün işte. -Kimi? -Hızır Aleyhisselam'ı. -Hani nerede? -Bir saattir yanımızdaydı. -Yoksa o genç miydi? -Ta kendisi! Kanuni spora meraklıdır. Bir gün saltanat kayığı ile dergahın iskelesine yaklaşır ve Yahya Efendi'yi alıp, Yeniköy Çayırı'na götürür. Burada güreşler vardır. Ancak hiç hesapta olmayan şeyler olur. Nereden geldiği bilinmeyen Bulgar asıllı bir pehlivan bizimkileri duman eder.
Adam insan azmanıdır, bacakları kök salar çınar gibi. Koca koca yiğitler çaresiz kalırlar. Bırakın yenmeyi, yerinden kıpırdatamazlar. Adam her yıktığı Türkün ardından kahkahalar atar, haçını öperek tamenna çakar. Yerli Rumlar sevinçten çıldırırlar. Kanuni mi? Kahrolur tabii. Yahya Efendi bakar Padişah fena bozuluyor, çıkar meydana ve akıllara durgunluk bir pazarlık yapar. "Yenilen, yenenin dinini kabul edecek" der, "tamam mı?" Bulgar pehlivanı bıyıklarını burarak güler, teklifi kabul eder. Ancak bu aksakallı ihtiyar karşısında eli ayağı tutmaz olur.
Adalelerinde güç, derman kalmaz. Yahya Efendi onun sırtını yere vurur mu bilmiyoruz, ama nefsini ve kibrini yerden yere vurur. Gözünü ve gönlünü açar. Sayfa sayfa hakikatleri aralar. Pehlivan diz çöker, iman eder. Bir gün Kanuni, Yahya Efendi'ye "Ağabey sen ilahi sırlara vakıfsın" diye haber yollar. "Acaba devletimizin encamı n'ola?" Yahya Efendi iki kelime yazar, üstelik altını çizer:"Neme gerek!" Kanuni bu cevaba bozulur. Halbuki sır o kelimelerde gizlidir. Eğer zulüm yayılır, fukaralar feryada başlarsa ve şahısların menfaati devletin çıkarının üstüne çıkarsa. Üstelik görüp işitenler "Amaaan neme gerek" derlerse bil ki yıkılış yakındır! Gün gelir Kanuni vefat eder. 2. Selim kendini bir anda devletin başında bulur. Saltanat yükü omuzlarını çökerttiğinde sığınacak gölge, tutunacak dal arar. Birden aklına baba dostu Yahya Efendi gelir. Yüce Veliyi gördüğü an içi bir hoş olur. Onun bir bakışı ile öylesine rahatlar ki tarifine mümkün. Devletini ve milletini güvende hisseder ve ayaklarına kapanmamak için zor tutar kendini. Mübarek onu kulaklarından yakalar. "Söyle bakalım!" der, "abdestin var mı?" Sultan edeple başını eğer, zor duyulan bir sesle "Var efendim" der. Yahya Efendi, tonunda şefkat hissedilen bir sesle "Hayır!" der, "benim sorduğum tövbe abdestidir. Şimdi seninle tövbe edeceğiz ve bundan böyle birbirimize eksiklerimizi söyleyeceğiz tamam mı?" Ve öyle de olur. Yahya Efendi mükemmel bir şairdir. Şiirlerini "Müderris" mahlası ile yazar ve her bahane ile ölümü hatırlatır, ölüme hazırlanır. Mübarek, kabrini elceğizi ile kazar ve döner dolaşır kendi mezarına okur. Ona göre müminin ölümü bayram olmalıdır. Bakın şu işe ki bir bayram gecesi vefat eder, cenaze namazı bayram namazını müteakip kılınır ve defnolunur bayram günü. 2. Selim bu nurlu kabrin üzerine nefis bir türbe yaptırır. Derken şehzadeler, paşalar ona komşu olmak isterler. Aşıkları kutlu eşiğe gömülmeyi vasiyet ederler ki gün gelir koca bahçe mezarlığa döner. Bu kapıdan giren dünyadan sıyrılır. Ama o mekânda ölüm ürkütücü değil, şirindir. Ziyaretçiler duygu seline kapılırlar. Işte edipleri yazdıran, ozanları söyleten hava bu olmalıdır. Ki Evliya Çelebi'den, Tanpınar'a onlarca yazar bu dergahı anlatırlar. Ortaköy'ü bilirsiniz. Cafeler, publar, gazinolar... Bol ışıklı, cıvıl cıvıl bir dünya. Burası ressamların, yazarların, müzisyenlerin hasılı yaşamayı sevenlerin buluştuğu adres gibi. Yahya Efendi'nin dergahı başka alem. Merkezde bir ahşap mescid. Etrafında binlerle kabir. Dolu dolu ölümü hatırlatıyor insana. Iki adım ötede iki farklı dünya. Ama ikisinin de müdavimleri aynı. Dergâha bakan, onaran, yaşatan yine Ortaköy'ün çocukları. Onlar içlerini hüzün kapladığında da buraya koşuyorlar, yüreklerinde sevinç kabardığında da...Ve inanın buluyorlar huzuru. "Nerden biliyorsun?" diyeceksiniz.Tam dergahtan ayrılıyorum, dev gibi bir Harley duruyor önümde. Güçlü motor güp güp vuruyor, nikelajları göz alıyor. Üstünde kotlu, montlu iki genç. Hani adres sorulacak yer de değil ama...? İniyorlar, önce kasklarını çıkarıyor, çizgisi uçuk gözlüklerini katlayıp ceplerine koyuyorlar. Sonra parmaklarını tarak yapıyor, saçlarını atıyorlar geriye. Biri "Ama takkem yok" diye sızlanıyor. Motoru süren "Olsun" diyor, "benim de yok!" - Şu üstümüz, başımız... - Boşver oğlum. Allah dostları kalbe bakarlar, kalıba değil. Bu çok büyük bir söz! Erbabının elinde kitap olur. "Söyleyene değil, söyletene bak" diyesim geliyor, "Feyz" denen şey bu belki. Kimbilir?
Saturday, May 06, 2006
Açık Gözlü Adalet
Açık gözlü adalet...Adaleti temsil eden heykelin gözleri bağlıdır.
Kimin suçunu terazisinde tarttığını, kimi cezalandırdığını görmez.
O heykelin gözünü bağlayanın amacı adaletin insanları sınıflarına, cinslerine, ırklarına, rütbelerine, makamlarına göre değerlendirmesini önlemektir.
O gözleri açarsanız adaletin bizzat kendisi bile gördüğünden korkabilir.
Bu nedenle bir hukukçunun en büyük ihaneti adaletin gözlerindeki bağı çözmesidir.
Ne yazık ki bu ülkede o gözler hep açık oldu.
Adalet önünde hiç eşit olamadık.
O yüzden adalet de adalet olamadı burada.
O soylu kadın heykeli epey kirlendi.
Silah ve para karşısında hep sindi, hep korktu.
Son olarak da, Şemdinli’de iki astsubayın bir dükkanı bombalarken suçüstü yakalanmasıyla ilgili bir iddianame yazarak, bunun “siyasi iktidarı baskı altına almak için düzenlenmiş bir saldırı” olduğunu söyleyip bunun sorumluluğunun generallere kadar uzandığını belirten savcıyı “adalet” meslekten men etti.
Ne tuhaf ki, savcıya verilen bu ceza bile o savcının yazdığı iddianamenin aslında doğru olma ihtimalinin ne kadar büyük olduğunu gösterdi.
Mafyayla ilişkileri sayfa sayfa yazılan yargıtay başkanlarına, rüşvet konuşmaları kayıtlara geçen yargıçlara, “başbakan hakkında suç duyurusunda” bulunan savcılara asla böyle bir ceza vermeyi düşünmeyenlerin Van savcısını cezalandırması, ülkede iktidarın sivillerin elinden çıktığının, demokrasinin ve hukukun fiilen yok olduğunun da kanıtı.
Zaten savcının da söylediği buydu.
Şemdinli bombacılarının amacının ülkenin demokrasi iklimini yoketmek olduğunu söylüyordu.
O bombalamadan sonra ne demokrasi kaldı ne de iklimi.
Amaçlarının ne olduğunu bizzat Kürtlerin kendilerinin bile anlayamadığı Kürt örgütlerinin de büyük ve açık desteğiyle tırmanan bu sürecin sonucunda şimdi Türkiye Türkler için de Kürtler için de bir hukuksuzluk cehennemine dönüyor.
Recep Tayyip Erdoğan’ın da Çankaya’ya çıkabilmek için her şeye razı görüntüsü, halkın ona verdiği iktidarı kendi eliyle teslim etmesi, kendi hükümetinin üyesinin savcıyı suçlaması, Şemdinli olayını derinliğine araştırmaktan vazgeçmesi yeniden askeri bir iktidarın yolunu açtı.
Erdoğan bu yolun kendisini nereye götüreceğini görecek.
Kendisini kurnaz zanneden, kendisini devirmek isteyenlerle işbirliği yapan politikacılar nereye gittiyse oraya gidecek.
Bu yol hep aynı yere çıkar.
Erbakan’la, Demirel’le bir konuşsun bir ara.
Onlar da kendilerini herkesten akıllı zannederek, kendi varlıklarının ve iktidarlarının tek dayanağı olan demokrasiyi yıkanlara omuz vererek kendilerini yıktılar.
Demokrasi ve hukuk mücadelesi, “Avrupa Birliği’nin büyük fatihi” olarak tarihe geçmeye aday olan Erdoğan’ı kaybetmiş gibi gözüküyor.
Ama sadece Erdoğan’ı ve AKP’yi kaybetmedi bu ülke.
Adaleti de kaybetti.
Şemdinli’deki bombalama olayının arkasında neler olduğunu araştırmak yerine bunu araştıran savcıyı cezalandırmak, adalet heykelinin gözlerindeki bağın çözüldüğünü hepimize gösteriyor.
Yeni çıkan “Terörle Mücadele Yasası” da devlet görevli,lerinin adam öldürseler de, dükkan bombalasalar da “devlet görevlilerinin” tutuklanmayabileceğini söylüyor.
Terörlerin en berbatı “devlet terörü”dür.
Şimdi bunun ne olduğunu hep birlikte anlayacağız.
Siz en küçük bir eleştiri de “teröre destek” suçundan mahkemeyi ve mahpusu boylarken, devletin görevlisi adam öldürse de elini kolunu sallayarak dolaşacak.
Güneydoğu “iki tarafın da ortak çabasıyla” yangın yerine döndürülecek.
Bir ara huzura ve zenginliğe kavuşacak gibiydik, değil mi?
Ama adaletin gözünde bağı çoktan çözdüler.
O bağı şimdi bizim ellerimize bağlayacaklar.
Ve, yeniden adaletin gözleri bağlanana kadar bu ülkede ne huzur olacak, ne refah, ne hukuk...
Bundan sonrası bu koca ülke için uzun sürecek bir aşağılanma ve acıdır...
Hükmü yazanlar böyle yazdılar çünkü.
Şimdi hükmü imzalayan kalemlerini kırabilirler.
Adaleti kırmakla kıyaslandığında çok daha kolay olacaktır.
24 Nisan 2006, Pazartesi (www.gazetem.net)
Ahmet Alkan
Wednesday, May 03, 2006
Necip Fazıl'ın Demirel için yazdığı şiir
SüleymannameSen gül diyarının yapma gülüsün!
Aynı yapmacıkla Çoban Sülü’sün!
Yoktur izlediğin bir dava yolu;
Bir bu yan, bir şu yan, büküntülüsün!
Türk’e zıt sermaye merkezlerinden,
Bir zikzaklı yolda hep, güdülüsün!
Milli yekparelik gelmez işine;
Bu yüzden parçalı, bölüntülüsün
Ve devlete mason biraderlerin
Tam da maslahata denk ödülüsün!
Ne sır sendeki bedava oluş!
Problemler içinde en müşkülüsün!
Fikir dağlar boyu kocaman kitap;
Sen de o kitabın bir virgülüsün!
Böyleyken ustasın gözbağcılıkta;
Cüceler sirkinin baş Herkülüsün!
Gözyaşı ve çığlık vatanında sen,
Hüzün bahçesinin şen bülbülüsün!
Büzülmüş susarken mahzun hakikat,
Davuldan ziyade gümbürtülüsün!
Teokratik rejim olmaz deyip de,
Peşinden müslüman görüntülüsün!
Kolera, vergiler, zamlar, enflasyon;
Bir felaketsin ki, binbir türlüsün!
Gelirsiz giderli bütçelerinle,
Her yıl, milyar milyar köpürtülüsün!
Okka okka vicdan satın alırsın;
Topuzu altından oy baskülüsün!
Bir gökdelen sanır seni gören göz;
Bilmez ki, temelden çöküntülüsün!
Büyük Kongre, dikiş tutturduğun yer;
Meclise gelince söküntülüsün!
Bağlısın hak bilmez yeminlilere;
Hakkı bilenlerden çözüntülüsün!
Üçbuçuk mebusa kaldı diye fark,
Kimbilir, ne kadar üzüntülüsün!
Millet gökten adam dilensin, dursun!
Ümit fakirinin keşkülüsün!
Kuzum, senin neren Anadolludur?
Türk’ e Amerikan püskürtülüsün!
Farkın şu ki, eski Başbakanlardan,
Sen o belaların son püskülüsün!
( 1971 )
Saturday, April 15, 2006
Laiklik tartışması
Taha Akyol'danGAZETECİLER bilir, bazı konular vardır ki, bir dokununca büyük tepki çeker, yağmur gibi e-posta mesajları gelir. Bir kısmı küfreder, bir kısmı alkışlar... Bu tür tepkiler, adeta bir kamuoyu araştırması gibi, o konuda toplumun nasıl kutuplaştığını gösterir.Cumhurbaşkanı Sayın Sezer hakkında yazmak da böyle... Yağmur gibi tepki yağıyor, küfreden ve alkışlayan...Demek ki, Sayın Sezer kamuoyunu geren, kutuplaştıran bir 'siyasi' konumda... Halbuki Prof. Ali Fuat Başgil'in deyişiyle, parlamenter rejimlerde tarafsız ve sorumsuz cumhurbaşkanları, toplumu "birleştirici, uzlaştırıcı, duyguları yatıştırıcı" olmalıdır. Laikliğin tanımıLaiklik, Anayasa'nın 24. maddesinde tanımlanmıştır: Din ve vicdan hürriyeti ile beraber: "Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırmamak..."Demek ki, laiklik "devlet"in bir vasfıdır, "devletin temel düzeni" kısmen bile olsa dine dayandırılamaz.Sezer ise, hukukçu ve Cumhurbaşkanı olmasına rağmen, bu Anayasal tanımı değil, kendi siyasi inancının tanımını empoze ediyor:"Dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak toplumsal yaşamı etkilemesine izin verilemez!"Anayasa Mahkemesi Başkanı iken de, Sayın Sezer, din farkı yüzünden Batı tarzı (liberal) bir laikliğin bizde olamayacağını yazabilmiştir! (Karar No: 1998/1)Sezer'inki din-odaklı bir laiklik tanımıdır! Halbuki din algısı sosyolojik şartlara göre değişir. Sezer bu bilimsel gerçeği dikkate almadığından, toplumdaki hızlı sekülerleşmeyi fark edemiyor; meseleye derin bir kaygıyla bakıyor ve laikliğin gittikçe otoriterleşen bir versiyonunu empoze ediyor.Partiler laikliğin otoriter veya liberal yorumlarını benimseyebilir, iktidarda ona göre davranabilir. Sezer de süresi bitince CHP'nin başına geçerek, yeni parti veya dernek kurarak ya da kitaplar yazarak otoriter laikliği savunabilir; savunmalıdır da...Ama devlet yetkilerini kullanarak kendi özel yorumunu empoze etmesi, hele de bunu askere hitaben yapması, parlamenter rejimdeki "tarafsız ve sorumsuz cumhurbaşkanı" kavramına uymuyor. Modernleşme dinamikleriÖte yandan "toplumsal yaşam üzerinde etkisi" olmayan din yoktur. "Din sosyolojisi" bunu inceleyen bir bilimdir. Buna göre, toplumsal davranışların rasyonelleşmesi ve genelde sekülerleşme, Sayın Sezer'in zannettiği gibi dinin "toplumsal yaşamdaki etkilerini" yasaklamakla değil, şehirleşme, sanayileşme, eğitim, piyasa ekonomisi, demokrasi gibi gerçek modernleşme dinamiklerinin gelişmesiyle ilgili bir süreçtir.Bunları dikkate almayan Cumhurbaşkanı Sezer, laikliğin Anayasa'daki bağlayıcı ve toplumsal mutabakatı yansıtan tanımını aşarak kendi şahsi otoriter laiklik yorumunu empoze etmekle kalmıyor, bu yönde ideolojik atamalarla kadrolaşma da yapıyor.Üstelik "siyaseten sorumsuz" olduğu halde!Sayın Sezer biraz Çankaya'dan çıkıp toplumun içine girse, Türkiye'de özellikle son çeyrek yüzyılda hızlanan 'toplumsal sekülerleşme' hakkında araştırma yapan sosyal bilimcileri biraz dinlese, bu kadar kaygılı olmayacaktır. O zaman toplumu bu kadar kutuplaştırmayacağı gibi hükümeti uyarmada da daha etkili olabilecektir. Ama 'inançları' buna engel oluyor.
Tuesday, April 11, 2006
Fırfır yok
M. NEDİM HAZAR11.04.2006 SALI
Fırfır yok!
Cem Yılmaz’ın son reklamında herkes bir repliğe takılmış... Endişe etmeyin burada reklamın iyiliği-kötülüğü, markaya katkısı, üründen daha çok ön plana çıkıp çıkmamasını tartışmaya açmayacağım.
Ama sokaktaki herkesin dilinde bir şeyler dolanıyor. Kimi, ‘Sizin gibi gençleri pistlerde görmek isteriz’ diyor, kimi, ‘Abi ben seni Maslak Opet’te bırakayım, sen oradan minibüsle devam edersin’ diyor. Benimse en çok hoşuma giden cümlesi, Peluş’un şoke olduğu an güme giden replik. Hani şu langırt oynarken söylediği: ‘Fırfır yok, fırfır yok, düz oyna!’
İsterseniz kaderin ‘garip’ bir cilvesi deyiniz, isterseniz, ‘sakınan göze çöp batar’ şeklinde atalarımıza atıfta bulununuz; ama ilginç gelişmeler oluyor. Dikkatli okurlar hatırlayacaklardır, kısa bir süre önce kendisine ‘büyük’lük izafe eden bir gazetemizin sık sık mahkeme kararıyla tekzip yiyen bir yazarının eşinin Danıştay’da başkan vekili olduğunu yazmıştım. Ve acaba böylesi bir durumun dindar bir yazarın eşinin başına gelmesi halinde başta bu ‘büyük’ gazetenin yazar-lar-ı olmak üzere, medyamızın çok sevgili balansçıları, iktidar kurgucuları, kraldan çok kralcıları tarafından nasıl karşılanacağını merak ettiğimi belirtmiştim.
O zaman da yazdım, şimdi de tekrar ediyorum:
Hayır! Ben bu çerçevesini çizdiğim grup gibi düşünmüyorum. Ve siyasi görüşün her insanda olabileceğini, ancak bunun yapacağı işi etkilememesi gerektiğini, problemin ideolojinin yaptığı işte ‘belirleyici faktör’ olması durumunda sıkıntının olduğunu savunuyorum. Örnek vermeme bile gerek yok. Basında plaza plaza gezinip siyasi mesaj veren rektörler var, oynanan yükseköğretim tiyatroları var falan filan...
Yine hafızası zayıf olmayanlar hemen hatırlayacaktır, geçmiş zamanda bir adalet bakanı kendi partililerine elbette kadrolaşacağını ballandıra ballandıra anlatmıştı... Yani bugünkü kadrolaşma devede kulak bile değil...
Şimdi size birkaç gelişmeyi biraz basitleştirilmiş kurgu ile aktaracağım. Önceki gün Başbakan yaptığı bir konuşmada terör örgütünü Meclis’e taşıyan kadrodan bazılarının şu an milletvekili olduğunu ifade etti. Benzeri bir görüşü Köksal Toptan, Başbakan’dan birkaç gün önce Meclis’te dile getirmişti.
Hemen herkesin hatırlayacağı gibi geçmişte PKK’nın uzantısı olduğu ileri sürülen bir parti ve PKK’nın söylemlerini dillendiren insanlar sol bir partinin koalisyonu ile Meclis’e girmiş ve daha yemin töreninde sıkıntılar meydana gelmişti.
Şimdi bugünkü ‘Danıştay Başkan Adayı’nın eşinin geçmişte, 16 Nisan 1999’da yazdığı yazıdan bir bölüm aktarayım size: “... Ey Ankara halkı, 18 Nisan günü oylarınızı bölmezseniz aynı gün İ. Melih’i siz götürecek, yerine hırsız ve namussuz olmayan adam gibi bir başkanı, Murat Karayalçın’ı yine siz getireceksiniz...”
Ve başka bir olay. Şimdilerde Sabah Gazetesi’ni yöneten bir başka yazar, bu yazarla aynı gazetede çalışırken bir dönem çok ciddi ve şiddetli bir polemiğe girmişti. Bugünkü Sabah Yayın Yönetmeni o dönem şöyle yazmıştı: “Ben bu yazarı ciddiye almıyorum...” (Bkz: 5 Nisan 2004 tarihli Hürriyet) Ve hemen arkasından nedenini de açıklıyor: “Yerel seçimler öncesi Murat Karayalçın’ın SHP’si DEHAP ile seçim işbirliğine girdi. Doğu ve Güneydoğu’da bu partinin oylarından faydalanmak, büyük kentlerde de bu partinin az olan oy oranını kendi oylarına katarak ciddi bir oran yakalamak istedi. DEHAP’a karşı tavrını yakından bildiğimiz bu yazar (Danıştay Başkan Adayı’nın eşi) bu işbirliği ile ilgili tek kelime yazmadı. Bu işbirliğini hiç eleştirmedi. Oysa aynı işbirliğini yapan AKP veya bir başka parti olsaydı, aynı yazar, ‘Bölücülerle işbirliği yapmaktan kaçınmadılar. Bunlar hem dinci hem bölücü’ diye yazmaz mıydı? Kesin yazardı. Üstelik çok daha sert bir üslupla yazardı. Ama bu işbirliğini yapan arkadaşı, dostu Karayalçın olunca ‘gık’ demedi. Çıtını çıkarmadı...”
Şimdi Cem Yılmaz’ın reklamına dönerek soralım: Evinde koalisyon kurdurmakla övünen, adına oy istediği yakın dostu siyasinin, PKK’yı TBMM’ye sokmasıyla eleştirilen bir yazarın eşi değil de, dindar (hadi onların jargonu ile söyleyelim), dinci bir yazarın eşi olsaydı bu ülkede taş taş üstünde kalır mıydı?
Unutmayın ‘fırfır yok! Düz oynayacaksınız!’

